PROF. DR. MAHMUD ES’AD COŞAN: İSTANBUL’UN FETHİ VE FATİH

PROF. DR. MAHMUD ES'AD COŞAN: İSTANBUL’UN FETHİ VE FATİH

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rha.) 'nın 1995 yılında yapmış olduğu " İstanbul'un Fethi ve Fatih" sohbetini istifadenize sunuyoruz.

Editor: Süperadmin
29 Mayıs 2019 - 11:24 - Güncelleme: 29 Mayıs 2019 - 11:43

Prof. Dr. Mahmud Es’ad COŞAN

Çok aziz, çok kıymetli, çok sevgili kardeşlerim!

Bugün baharın, Mayıs ayının sonu, 29 Mayıs 1995... Bundan 542 sene önce yine böyle bir bahar gününde, yine böyle bir Mayıs ayında bu mevsimde, güneşin bu gurubda olduğu şemsî yılın bu zamanında, şu oturduğumuz yerlerde Bizans’ın ahalisi oturuyorken; surların öbür tarafında Allah Allah diyen mücahidler, mübarek ecdâdımız, mü’min-i kâmil evliyâullah, ricâlullah, erenler sabırla Allah yolunda cihad ediyorlardı. Birbuçuk aydan fazla, iki aya yakın zamandan beri buralarda Allah rızası için, fî sebîlillah cihad eden müslümanlar, nihayet bu taş duvarların üstüne “Lâ ilâhe illallah” bayrağını diktiler. İmanı bu şehrin surlarının içine soktular. İslâm’ın bayrağını buraya yerleştirdiler.

Bu iş Hazret-i Adem AS zamanına kadar gider. Adem Atamız AS zamanından beri biz insanların en mühim meselesi: Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin varlığını, birliğini bilmek, anlamak, bulmak, kabul etmek, gönül vermek, Allah’a kul olmak, Allah yolunda çalışmaktır. Bir hizbullahvardır; Allah’ın taraftarları, Allah yolunun yolcuları, mü’minler vardır dünya üzerinde... Bir de hizbü’ş-şeytanvardır, şeytanın avanesi vardır. Şeytanın kandırdığı insanlar vardır, şeytana uymuş insanlar vardır. İmana erememiş insanlar vardır. Gözünü açamamış insanlar vardır. Hakkı kabul edememiş insanlar vardır. Hazret-i Adem zamanından beri böyle gelmiş. Evlâtlarının bazısı mü’min; bazısı gayr-i mü’min, gayr-i müslim, nasibsiz...

Peygamber-i zîşan SAS Efendimiz, o Sultânü’l-Enbiyâ, o ekin bitmez Mekke kayalık dağları arasında dünyaya gelip peygamber olunca, o da “Lâ ilâhe illallah” bayrağını küfrün tepesine dikmek için, küfrü müzmahil kılmak için, küfrü yok etmek için, aldığı emir icabı çalıştı. 

Buyurdu ki:[1]
أَفْضَلُ مَا قُلْتُ أَنَا وَالنَّبِيُّونَ مِنْ قَبْلِي: لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ
وحده لاشريك له (مالك، ق. عن طلحة)

RE. 77/1 (Efdalü mâ kultü ene ven nebiyyûne min kablî) “Benim ve benden önceki bütün peygamberlerin söylediği sözlerin en faziletlisi, en güzeli, en yücesi, en yükseği, (Lâ ilâhe illallàhu vahdehû lâ şerîke leh) sözüdür.”

(Lâ ilâhe illallah) Allah’tan başka ilah yok, o var... (vahdehû) O tektir. (lâ şerîke lehû) Onun mülkünde şeriki, ortağı, misli, dengi, küfüvü, benzeri yoktur. Allah vardır, şeriki yoktur. Allah’tan sonrası mâsivallahın kıymeti de yoktur. (Lâ ilâhe illallahu vahdehû lâ şerîke leh) En mühim söz budur, en yüksek hakîkat budur. En kurtarıcı ip, en sağlam sarılacak kulp budur. Buna sarılan cennete gider, Allah’ın rızasına erer, iki cihan saadetine nâil olur.

Peygamber SAS Efendimiz, hayatı boyunca bu uğurda çalıştı. Cezîretü’l-Arab’dan, Arap Yarımadası’ndan küfrü söktü. O zaman dünya üzerinde iki büyük merkez meşhur... Birisi, Sâsânî İmparatorluğu... Ateşe tapıyorlar. Yezdan ve Ehrimen, ateş/nur tanrısı ve zulmet tanrısı diye iki tanrı düşünüyorlar.

Düalizm deniliyor.
ولم يكن له كفوًا احدٌ (اخلاص:٤)

(Velem yekün lehû küfüven ehad) (İhlâs: 4) Allah’ın karşısında durabilecek dengi bir başka taraf var mı, karşı taraf var mı? Mümkün mü? Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin emrine, fermânına karşı çıkabilecek bir başka güç var mı? Öyle şey olur mu?
—Efendim işte, hani şeytan var, kâfir var...

Allah dilese kahreder ama, serbest bırakmış imtihan olduğu için... Ondan yapıyorlar. Yoksa,

Allah’ın karşısında bir kuvvet değil... 
انه ليس له ســـلطانٌ على الذين اۤمنوا وعلى
ربهم يتوكلون (النحل:٩٩)

(İnnehû leyse lehû sultânün) Şu şeytan denilen mahlûkun saltanatı, gücü kuvveti yok; (alellezîne âmenû) iman edenlere... Bir diş geçirecek, söz geçirecek bir hali yok... (ve alâ rabbihim yetevekkelûn) Rabbine tevekkül edenlere bir tesiri yok...” (Nahl: 99) Sadece söylüyor. Ancak vesvese veriyor, “Şöyle yap, böyle yap!” diye kandırmaya çalışıyor. Kanma! Allah ona da müsaade etmese, onu da yapamazdı.

Ama dedi ki:
فانظرنى الى يوم يبعثون (الحجر:٣٦)

(Feenzirnî) “Bana mühlet ver yâ Rabbi! (ilâ yevme yüb’asûn) Bu insanların ba’sü ba'del mevt olup da tekrar huzuruna geleceği zamana kadar serbestlik tanı bana, ben de onları aldatayım!” dedi. (Hicr: 36) Allah fırsat verdiğinden şeytan o faaliyeti gösteriyor ama, gücü yok! Kabahat senin... Kabahat şeytana uyanın, şeytanın vesvesesine kananın... Şeytan sadece vesvese veriyor. Allah konuşturtuyor, “Bakalım, kulum şeytanın sözünü mü dinleyecek, Rahmân’ın yoluna mı gidecek? Rahmân’ın hizbine mi gelecek, Şeytânın hizbine mi gelecek?” diye...

Bir Sâsâniler vardı, ateşe, nura, zulmete tapıyorlardı. Ahuramazda veya Hürmüzdenilen tanrıları vardı. Ehrimendenilen cehennem tanrıları vardı. Bir de Bizans vardı, ehl-i kitab idi. Haret-i İsâ’ya tabi insanlar idi ama, imanlarını kaybetmişlerdi. İkono yapıyorlardı, put yapıyorlardı, heykel yapıyorlardı, ona tapıyorlardı. Teslis’e kaymışlardı. İznik Konsülü’nde oturmuşlar, kalkmışlar, konuşmuşlar, doğru akîdeyi bulamamışlar, yanlış inanca saplanmışlardı. İnançları bozuktu.

Müslümanlar Sâsânî İmparatorluğu’nu çatır çatır yıkıp geçtiler, ezip geçtiler. İran’ı geçtiler, Horasan’ı geçtiler, Mâverâünnehr’e girdiler, Mâverâünnehir’den öteye geçtiler. Hindistan’a gittiler, Çin’e ulaştılar... Kuzeylere, uçsuz bucaksız yerlere gittiler. Afrika’ya geçtiler. Afrika’da Atlas Okyanusu'na kadar uzanan bir İslâm imparatorluğu kurdular. Afrika’nın sahilleri Dârüs-Selâm gibi güzel isimlerle isimlenen İslâm şehirleri oldu. Hindistan’dan Hind-i Çin’e kadar İslâm uzandı. 

O zaman, Peygamber SAS hedef gösterdi müslümanlara...

Bir bilgi verdi, bir müjde verdi:[2]
لَتَفْتَحُنَّ الْقُسْطَنْطِينِيَّةُ، فَلَنِعْمَ الأَمِيرُ أَمِيرُهَا، وَلَنِعْمَ الجَيْشُ
ذٰلِكَ الجَيْشُ (حم. طب. ك. عن بشر الغنوي)

(Letüftehanne’l-konstantîniyyeh) “Şu Bizans'ın merkezi olan, çok uzaktaki Konstantıniyye şehri var ya, mutlaka ve mutlaka müslümanlar tarafından fetholunacak!” dedi. Le, te’kid edatıdır. Tüftehu, fetholunacak demek... Le gelince başına, mutlaka; te’kidli söylüyorum, gerçek söylüyorum, mutlaka fetholunacak demek... Sonra, sonuna nûn-u te’kid-i sakile gelmiş, iki tane nun gelmiş. Yâni bu ne demek? “İstanbul şeksiz, şüphesiz, mutlaka, muhakkak müslümanların eline geçecektir!” demek... “Mutlaka fetholunacak! Olacak bu!” dedi Peygamber Efendimiz... Ne zaman söyledi? Müşriklerin müslümanlara zulmettiği zaman söyledi. Kesin söyledi. Doğru bir hadis-i şeriftir. Tahkik edilmiştir, doğrudur.
(Ve leni’me’l-emîru emîruhâ) “Ne iyi komutandır, o ordunun komutanı... (ve leni’me’l-ceyşü zâlike’l-ceyş) Ve o ordu ne güzel ordudur, ne mübarek ordudur.” diye bu İstanbul’u fethedecek komutana sevgisini, medhini söyledi. “Ne iyi komutandır o komutan, ne iyi ordudur o ordu!” dedi. Rasûlüllah bir iltifat etmiş, iltifatına canlar fedâ... Herkes o nimete ermek için, o devlete, o saadete ermek için çırpındı. 

“İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Ne iyi komutandır o komutan, ne iyi ordudur o ordu!” buyurmuştu Peygamber Efendimiz... Bu iltifata ermek için nice mücahidler canlarını verdiler. Rasûlüllah’ın o iltifatına biz erelim diye, 28 defa kuşatılmış şu İstanbul... Emevîler zamanında kaç tane ordu geldi. Gemilerle, denizden, karadan, çarpışarak, uğraşarak, didinerek İstanbul’a geldiler. Çarpıştılar olmadı. Karşı tarafta, Galata’da cami kurdular Arap

Camii diye... Koloni kurdular, uğraştılar, didindiler. 
—Kime nasib oldu? 
—Fatih Sultan Muhammed Cennetmekân Hazretleri’ne nasib oldu, İstanbul’u fethetmek... 
—Nasıl bir insan? 
—Rasûlüllah’ın medhettiği, ne güzel komutan dediği insan... Asırlar önceden iltifat ettiği kişi

Fatih Sultan Muhammed... Yirmiiki-yirmiüç yaşında bir genç... 

Siz kendi yaşınızı düşünün, kaç yaşında olduğunuzu düşünün; ondan sonra Fatih’i öyle düşünün... 

Muhterem kardeşlerim! Sahabeden nice insanlar buraya geldi, fethetmek için... En meşhurları Hâlid ibn-i Zeyd Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri... İşte Eyüb semtine adını veren, camisi olan, Peygamber Efendimiz’in mihmandârı, ev sahibliği yapmış, misafir etmiş; kurrâ hafız, Medine’nin camiinin imamlığını yapmış, Medine’nin valiliğini yapmış, büyük mücâhid, vahiy kâtibi, Rasûlüllah’a vahiy gediği zaman vahiy yazmış insan... Bu Ebû Eyyûb el-Ensârî... Bu bizim başımızın tâcı, bu bulunmaz insan... O da bir efsâne... O da böyle ciltlere sığmayan meziyetleri olan, muazzam bir insan... 

Fatih Sultan Muhammed Han’a nasib oldu. Neden? Çünkü, buraya bizim dedelerimiz zâten, Allah’ın dinine hizmet için gelmişlerdi. Yerleri yurtları vardı. Senin yerin yurdun varken başka yer yurt arar mısın? Horasan vardı, Buhara vardı, Semerkand vardı, İran vardı... Bütün oraları onların yerleriyken, buraya kefeni başına sarık diye dolayıp, “Ölürsem beni buna sarsınlar!” diye, “Hani savaş olmadan emr-i Hak vâkî olur, ölürüm, kefen lâzım olur.” diye, kefenini başına sarık diye sarıp, eşle dostla helâlleşip buraya cihada geliyorlardı. 
Şimdi bazı arkadaşlarla karşılaşıyorum, diyor ki: “Hocam, canım istiyor ki, helâlleşeyim, anamın babamın elini öpeyim, gideyim Çeçenistan’a... Şu kâfirlerle çarpışayım, çarpışayım, şehid olayım!” diyor.

Öyle geldiler buraya... Ahmed-i Yesevî Hazretleri gönderdi. “Gidin Anadolu’ya, oraları fethedin!” dedi. Dervişleri gönderdi, halifeleri gönderdi, şeyhleri gönderdi. Onların müridleri geldiler, bayraklarıyla geldiler. Muazzam yıllar geçti, muazzam zamanlar geçti. Buranın ahalisi de hemen teslim etmedi buraları... Ama müslümanlar cihad ede ede, anlata anlata, çalışa çalışa, kale kale, şehir şehir, belde belde fethettiler. 

Rumeli’ye geçtiler, Rumeli’yi fethettiler. Ta ileriye kadar gittiler, burası kaldı. Çünkü, kalın duvarları var... Duvarların önünde hendekler var... Hendeklerin içinde su var... İç duvarlar var... Öteki ordular fethedememiş. Bunların enterasan ziftli bir ateşleri vardı. Yaklaşanların üstüne kazanla döküyorlardı, sönmüyordu suda... Suda sönmeyen Rum Ateşidenilen ateşleri vardı. Yanıyorlardı, kaleye tırmanamıyorlardı. 

Fatih Sultan Mehmed Han kaç tane yabancı lisan biliyordu: Türkçe, Arapça, Farsça, Rumca, Bulgarca, Latince... vs. vs. Çalıştı, düşündü, plan yaptı, proje yaptı. “Ben bunların tepesinden topları nasıl aşırtırım?” diye usta buldu, uzun toplar döktürdü. Ne kadar uzağa, ne kadar ağırlıktaki gülleleri atacak muazzam toplar döktürdü. İşte gidin, Ayasofya Camii'nin arkasında meydandaki toplarını görün! 

O topları yaptı. Onlar için barutlar biriktirdi. İçine kürek kürek barut atıyorlar. Bu taraftan tutuşturuyorlar, öbür taraftan muazzam bir gümbürtüyle, çatlamadan patlamadan koca gülle gidiyor; surlara güm diye vurduğu zaman, duvarlar çatır çatır çatlıyordu. Koca surlar sallanıyordu, çatlıyordu. “Evet müslümanlar kahramandır, mücahiddir, çarpıştılar yendiler...” O kadar kolay değil... Bu iş o kadar kolay değil...

“Çanakkale harbi nasıl oldu?” diye oradaki bir köylüye sorduk da... Savaşa katılmış, “Ben de katıldım.” dedi. “Tariflere sığmaz Hocam!” dedi Hocamız’a anlatırken... “Düşmanla gırtlak gırtlağa geliyorsun, sarılıyorsun birbirine mücadele için... Ya sen onu öldüreceksin, ya o seni öldürecek! Ölüm kalım mücadelesi... Korkunç bir şey, tariflere sığmaz!” dedi. 

Bir savaşın kazanılması kolay olmuyor. Varna’da II. Murad 1444 tarihinde zafer kazanmış. Bindörtyüz bilmem kaçta I. Kosova, II. Kosova zaferleri... Bu heriflere karşı zafer kolay kazanılmıyor. Bak, şimdi de öyle... Uğraşıyorsun, kolay değil... Ama mühim olan, hedef: “Küfrün merkezini ele geçireceğim, küfrü destekleyecek merkez kalmayacak!” diyeceğiz.

Ana merkez ele geçecek!
“Adana’yı fethedeceksiniz.” demedi Peygamber Efendimiz... “Antakya’yı Fethedeceksiniz.” demedi, “Halebi fethedeceksiniz.” demedi. Ne dedi? “İstanbul fetholunacaktır!” dedi. Niçin? İstanbul küfrün merkezi idi. 

Kur’an-ı Kerim’de buyruluyor ki: 
فقاتلوا ائمَّة الكفر (التوبة:١٢)

(Fekàtilû eimmetel-küfri) “Küfrün önderleri ile çarpışın!” (Tevbe: 12) Ayak takımı yola gelir. Sen tepesindeki herifi tepelersen, ayak takımı islah olur. Kandırılmıştır, sürükleniyordur onun peşinden... Küfrün önderini, küfrün merkezini, küfrün ana kaynağını ele geçirmek müslümanların idealiydi. Küfrün merkezi olan İstanbul’u ele geçirdiler.

Kilit Bahir Kalesi, Çanakkale

Fatih Sultan Mehmed’in yapamadığı ikinci bir gayesi vardı. İkinci gayesi, küfrün öteki merkezi olan Roma’yı fethetmekti. Roma’yı fethedecekti, onun hazırlığını yapıyordu. Çünkü, İtalya’nın güneyinde Otranto kalesini almıştı. Asker göndermişti, donanma göndermişti. İtalya’nın çizmesinin topuk kısmı Osmanlıların eline geçmişti. Toranto —veya Otranto— kalesi müslümanların eline geçmişti, hazırlık yapıyorlardı. Neden? Küfrün merkezine yumruğu patlatırsın, yüzü darmadağın olur, beyni parçalanır; küfrün kuvveti kalmaz! 
Neresi küfür? Meryem’in oğlu Mesih tanrıdır diyenler kâfir oldular. Neden? Allah’ın peygamberine, kuluna tanrılık izafe ettikleri için onlar da kâfir... Onun merkezine vurmak istedi. Burada vurdu, Bizans’ı yıktı, İslâm’ı buraya soktu. Hayatının son emeli, yapmak istediği ikinci iş, Roma’yı fethetmekti. Roma’yı fethetmek için hazırlanırken zehirlendi, şehid oldu, vefat etti. O nasib olmadı. 

Burada küfrü yenmek için, Allah rızâsı için cihad ettiler. Korkuyorlardı, kolay değildi. Avrupa ondan önce kaç sefer haçlı ordusu tertib etmişti. Selçuklular zamanında, kaç defa Anadolu’yu çiğneyip, Adana’dan, Antakya’dan geçip Kudüs’ü almıştı, Urfa’yı almıştı. Antakya’da krallık kurmuşlardı. Kudüs’te krallık kurmuşlardı. Urfa’da hristiyan krallığı kurmuşlardı. 

Kolay değil... Koca Avrupa, kalabalık nüfus, toplanıp geliyorlardı. Yine gelebilir diye korkuyorlardı. Ama müslüman mücahiddir, ölümden korkmaz! Korkmaz ama, tedbir var... Çanakkale Boğazı’nda tedbir aldı. Çanakkale Boğazı’na giderseniz, Çanakkale şehrinin orda, Anadolu tarafında Fatih Sultan Mehmed Han’ın yaptırdığı bir kale var... Karşısında da Kilitbahir var... Kilid-i Bahir; yâni denizi kilitleyen kale... Bu tarafta bir kale, öbür tarafta bir kale... 
—Kim yaptırmış? 
—Fatih Sultan Muhammed Han yaptırmış.
—Niye yaptırmış? 
—Çanakkale Boğazı’ndan düşman gemisi geçemesin; geçerse bombalansın, bu tarafa yardım getiremesin diye...

Rumeli Hisarı
Sonra, Anadolu Hisarı’nın karşısında, üç ayda üç paşaya taksimat yapıp, “Burada kale yapacaksınız!” dedi, Rumeli Hisarı’nı yaptırdı. Üç ayda yaptılar orayı... Birbiriyle yarıştılar, üç ayda o koca kaleyi yaptılar. Boğazın iki tarafından, geçen gemilere dur dedikleri zaman, duruyordu. Bir tanesi durmak istemedi, denemek istedi, bir şey yapamayacaklarını sandı, geçmeye kalktı. Bir top attılar, batırdılar. Haa, anlaşıldı ki, bu kalelerin önünden düşman askeri geçemez! 

O tedbirleri aldı, topları döktü, çalışmaları yaptı, uğraştı, didindi. Gaye ne? Rasûlüllah’ın iltifatına ermek... Rasûlüllah’ın emrini bilen, İslâm’ın hedefini bilen ulemâ teşvik ettiler. Kaç sefer, “Olmuyor, bak aylardır muhasara ediyoruz, fethedemiyoruz!” diye bu muhasarayı kaldırmak istedikçe, Akşemseddin diretti: “Kaldırmayacaksın, devam edeceksin! Fetih olacak, korkma, müjde var, sana nasib olacak!” diye söyledi. 

Ve 29 Mayıs 1453 senesinde, 857 hicrî yılında İstanbul'u Allahu ekber sesleriyle, tekbirlerle, Lâ ilâhe illallah’larla Allah'ın mü’min, muvahhid, mücâhid, mübârek, cennetlik kulları fethettiler. 

Vur pençe-i Ali’deki şemşîr aşkına!
Gülbankı âsumânı tutan pîr aşkına! 
Son savletinle vur ki, açılsın bu surlar,
Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına!

Bak, İslâm’ın ruhunu bilen şair, nasıl ifade ediyor. Yeniçeriye gazel yazmış. Şair ama, kalbi çalışıyor. Müslümanın hedefini biliyor, halkın nerden gelip nereye gittiğini biliyor. Orta Asya’dan gelmişiz, mü’miniz, ehl-i tevhidiz. Küfrü yeryüzünden silmeğe gelmişiz, küfrün merkezini yıkmışız. “Olmaz böyle şey!” demişiz, “Allah’a doğru inanın!” demişiz. “Böyle yanlış inanç, böyle kâfirlik olmaz!” demişiz, yıkmışız. Buraya İslâm'ı hakim kılmışız. Tâ Arnavutluğa kadar gitti. Fatih Sultan Mehmed zamanında Belgrad’a kadar Balkanlar fetholdu.

Fatih'in Toplarından Biri

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Bütün bunlardan bizim çok ibret almamız lâzım! ve bu olayları, hadiseleri unutmamamız lâzım! Gayeyi şaşırmamamız lâzım! 

Mâzimizi unutmamamız lâzım! Biz kimlerin evlâtlarıyız, biz neyiz, Allah'ın nasıl bir kuluyuz? Müslümanız, müslümanlığın hedefi ne? Biz buraya niye gelmişiz, burada nasıl yaşıyoruz? Bu topraklarda biz doğduk ama, bu topraklar eskiden bizim değildi; nasıl bizim oldu? 
Millet sanıyor ki, iyi müslümanlık sarık sarmak, cübbe giymek... Sarık modası, cübbe modası... İyi, güzel kardeşim ama, sen bu kâfir Amerika’lıyı yenecek çalışma da yapıyorsan o zaman iyi... Bak Fatih Sultan Mehmed, hem müslüman, hem de teknolojide birinci... Öyle çalışmış, öyle çalışıyorlar. Çin öyle çalışıyor, başka milletler öyle çalışıyor.

Onun için, aziz ve muhterem kardeşlerim, biz şehidlerimizden şefaat isteyelim! Onlar imtihanları başardılar, Allah’ın rahmetine erdiler, cennetlik oldular, ahirete gittiler. Bizim de vazifemiz, onların evlatlarıyız; yaşayan insan onlara ne yapar? Kur’an-ı Kerim’ler hediye eder, dualar eder vs. Onların ihtiyacı yok, onlar zaten cennetlik! Bizim onları sevmemiz, onları örnek almamız, onların yolunda gitmemiz lâzım! Allah onların şefaatlerine bizleri nâil eylesin... 
29. 05. 1995 İskenderpaşa Camii / İSTANBUL
---------------------------------------    
[1] İmam Mâlik, Muvatta’ (Rivâyet-i Yahyâ), c.I, s.214, no:500; Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, c.IV, s.284, no:8174; Abdü’r-Rezzâk, Musannef, c.IV, s.378, no:8125; Begavî, Şerhü’s-Sünneh, c.III, s.381; Talha ibn-i Ubeydu’llah ibn-i Küreyz RA’dan; 
Tirmizî, Sünen, c.V, s.572, no:3585; Amr ibn-i Şuayb Rh.A’ten. 
Taberânî, Dua, c.I,s.273, no:874; Hz. Ali RA’dan. 
İbn-i Asâkir, Târih-i Dımaşk, c.IX, s.274; Süfyan ibn-i Uyeyne Rh.A’ten. 
Deylemî, Müsnedü’l-Firdevs, c.I, s.352, no:1413; Ebû Hüreyre RA’dan.
Kenzü’l-Ummâl, c.V, s.113, no:12079; Keşfü’l-Hafâ, c.I, s.172, no: 456; Câmiu’l-Ehàdîs, c.V, s.205, no:3993.
[2] Ahmed ibn-i Hanbel, Müsned, c.IV, s.335, no:18977; Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, c.II, s.38, no:1216; Hàkim, Müstedrek, c.IV, s.468, no:8300; İbn-i Esîr, Üsdü’l-Gàbe, c.I, s.118; İbn-i Hacer, el-İsâbe, c.I, s.308, no:684; Buhàrî, Târih-i Kebîr, c.II, s.81, no:1760; İbn-i Asâkir, Tàrih-i Dimaşk, c.LVIII, s.34; Abdullah ibn-i Bişr el-Ganevî, babasından. 
Kenzü’l-Ummâl, c.XIV, s.252, no:38462; Mecmaü’z-Zevâid, c.VI, s.323, no:10384; Câmiü’l-Ehàdîs, c.XVII, s.339, no:18311.

Bu haber 616 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR x
İhvan lideri Muhammed Mursi Hakkın Rahmetine kavuştu.
İhvan lideri Muhammed Mursi Hakkın Rahmetine kavuştu.
KADİR MISIROĞLU KİMDİR?
KADİR MISIROĞLU KİMDİR?