İYİLİK YAPMAMAYA DAİR YEMİN EDEN DE KİM?
Doc. Dr. Soner DUMAN

Doc. Dr. Soner DUMAN

  • Instagram

İYİLİK YAPMAMAYA DAİR YEMİN EDEN DE KİM?

13 Mayıs 2019 - 02:28

Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor:

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) odasında bulunduğu bir günde kapının önünde iki adamın bağrışmaları duyuluyordu. Sesler iyice yükselmişti. Aralarında alacak-verecek meselesi yüzünden tartışma yaşanıyordu. Borçlu olan alacaklı olandan ya alacağından biraz indirim yapmasını ya da kendisine biraz süre tanımasını istiyordu. Alacaklı olan şahıs “vallahi yapmam!” diye yemin etti. Bunun üzerine Allah Resûlü derhal odasından dışarı çıkarak “iyilik yapmayacağına dair Allah adına yemin eden kim?” diye sordu. Yemin eden adam “benim ey Allah’ın resûlü!” dedi ve ekledi: “İkisinden (süre tanımak veya alacakta indirim yapmak) hangisini istiyorsa yaptım” dedi.

(Buhârî, Sulh, 10; Müslim, Müsaqât, 19)

Bu olaydan alınacak o kadar ders ve ibretler var ki… Ben, kendimce çıkardığım derslerin bir kısmına temas edeceğim.

1. Dünya imtihanımızın en önemli konularından birisi de “mal ile imtihan”ımızdır. Nitekim Rabbimiz Kur’an’da defaatle mallarımızla imtihan edileceğimizi belirtmiştir. Allah Resûlü (s.a.v.) de “mal ile imtihan”ın bu ümmet açısından özel bir imtihan sebebi olduğunu vurgulayarak şöyle buyurmuştur:

“Her ümmetin bir imtihan vesilesi vardır. Benim ümmetimin imtihan vesilesi ise maldır.” (Tirmizî, Zühd, 26)

Bu imtihanın bir parçası olarak Rabbimiz, bütün boyutlarını ancak kendisinin bileceği bir takım hikmetlere bağlı olarak servet ve rızkı insanlara eşit bir şekilde dağıtmamıştır. Bunun gerekçelerinden yalnızca birini bize şu şekilde bildirmiştir:

“Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.” (Zuhruf, 32)

2. İnsanlar birbirlerine alış-veriş, kira, iş yapma, borç alıp verme gibi çeşitli vesilelerle borçlanabilirler. Borçlanan kimse şayet ödeme gücüne sahipse borcunu geciktirmesi doğru olmaz. Nitekim Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:

“Ödeme gücüne sahip olan kimsenin borcunu ödemeyi geciktirmesi zulümdür” (Buharî, İstikraz, 12; Müslim, Müsâqât, 33)

Bununla birlikte şayet borçlu, ödeme imkânına sahip değilse, eli darsa, bu durumda alacaklı olan şahsın ona süre tanıması gerekir. Hatta alacaklı şahsın imkânı varsa, alacağını hiç almaması veya indirim yapması güzel ve yerinde bir davranış olur. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur:

“Eğer (borçlu) darlık içinde ise, eli genişleyinceye kadar ona mühlet vermek (gerekir). Eğer (gerçekleri) anlarsanız bunu sadakaya (veya zekâta) saymak sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 280)

Yukarıdaki olayda da borçlu durumda olan şahıs, alacaklıya tam da bu âyette belirtilen iki şeyi teklif ediyordu. Kendisine biraz süre tanımasını veya borcundan bir miktar indirim yapmasını istiyordu. Ama alacaklı olan şahıs buna yanaşmadığı gibi bunu yapmayacağına dair yemin etmişti.

Alacaklı, alacağının bir kısmında veya tümünde indirim yaptığında görünüşte bir hak kaybına uğramış olsa bile aslında dünyada ve âhirette kazançlı çıkmıştır. Nitekim Rabbimiz şöyle buyurur:

"De ki: Rabbim, kullarından dilediğine bol rızık verir ve (dilediğinden de) kısar. Siz hayıra ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (Sebe, 39)

Üstelik Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:

"Kim, eli dar olan borçluya süre tanır veya borcunda indirim yaparsa Allah onu [cennetlik kulları için hazırladığı] gölgesinde gölgelendirir." (Müslim, Zühd, 74)

3. Allah Resûlü’nün, bulunduğu odadan derhal çıkarak olaya müdahale etmesini gerektiren durum, bir Müslümanın göz göre göre âyette belirtilen davranışa uymayacağına, iyilik etmeyeceğine dair yemin etmesiydi. Nitekim bir kötülük görünce ona elle, bu mümkün olmazsa dille müdahale etmemiz gerektiğini belirten Allah Resûlü, bu kuralı kendi hayatında daima uygulamıştı. Burada da öyle yaptı ve derhal olaya müdahale etti.

Buradan Müslümanlar olarak iyiliklerin terk edilmesi veya kötülüklerin yapılmasına tepkisiz kalmamamız gerektiği, bir şekilde bunlara müdahil olmamız gerektiğini anlıyoruz. Zaten –Asr sûresinde de belirtildiği üzere/ insanın hüsrandan kurtulması için yapması gereken dört şeyin üçüncüsü hakkı tavsiye değil miydi? Birbirimize hakkı tavsiye etmediğimizde hem bu tavsiyeyi yapmayanlar, hem de kabul etmeyenler hüsrana düşmez miydi?

4. Yemin etmek, bir müslümanın çok zorunlu olmadıkça başvurmaması gereken bir yoldur. Mecbur kaldığında da bu yemini iyilikten kaçınma gibi bir şeye alet etmek doğru olmaz. Nitekim bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur:

"Yeminlerinizden dolayı Allah'ı (O'nun adını), iyilik etmenize, O'ndan sakınmanıza ve insanların arasını düzeltmenize engel kılmayın. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 224)

Bir çoğumuz, öfkemize yenik düşerek "vallahi bir daha ona gitmem", "onunla konuşmam", "selam vermem", "iyilik etmem" şeklinde yeminler ederek iyilik yapmanın önüne Allah'ın adını bir set olarak çekmeye çalışıyoruz. Oysa Yüce Allah'ın adı, iyilikleri engellemek değil iyilik yollarını açmak için zikredilir.

5. Sahabe-i kirâm da bizim gibi etten kemikten insanlardı. Onlar da kendi aralarında tartışıyor, küsüyor, kavga ediyorlardı ama… Onları bizden ayıran en önemli faktör şuydu: Sözü dinlenir durumda olan bir kimse tarafından kendilerine yanlış yaptıkları bildirilince derhal yanlışlarından dönüyorlardı. Bu olayda Allah Resûlü’nün müdahalesi üzerine alacaklı olan şahsın bir anda kendine gelip daha Allah Resûlü ondan herhangi bir talepte bulunmadan önce “tamam, borçlunun istediği neyse o olsun” diyerek önceki yemininden vazgeçti.

Hepimiz nefis taşıyoruz. Kızıyor, parlıyor, öfkeleniyoruz. Birbirimizle didişiyoruz. Bir noktaya kadar bunlar doğal şeyler. Ancak birileri bizlere sakin olmamızı, haddi aşmamamızı, iyilikten ayrılmamamızı tavsiye ettiğinde hâlâ eski davranışlarımızı sürdürüyor ve hakkı kabulden geri duruyorsak işte orada sorun var demektir. Bizler de yukarıdaki sahabe gibi gerekli uyarı yapıldığında derhal hakkı kabule dönmemiz, kendi hırs, kin ve nefsânî beklentilerimizi bir kenara bırakmamız gerekir.

6. Allah Resûlü (s.a.v.) yalnızca Kur’an’ı tebliğ etmekle yetinen bir “postacı” değildi. Toplumun içinde, insanların sorunlarıyla yüz yüzeydi. Toplum içinde aniden patlak veren krizler söz konusu olduğunda derhal bunlara müdahale ederek çözüm yolları geliştiriyordu. Hele toplumsal barışı zedeleyecek, toplumda fitneye, kargaşaya, mücadeleye sebep olacak bir şey görüyorsa buna asla kayıtsız kalmıyordu. Ahlakı Kur’an olan Allah Resûlü, bunu yaparken şu âyeti uyguluyordu:

“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah'tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurat, 10)

Ve işte Allah Resûlü’nün nurlu rehberliğinde ilk İslam toplumu böyle inşa ediliyordu!

Rabbimiz bizleri de onların yolunda dâim eylesin.

Bu yazı 105 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar