ÂLİMLERİMİZİ GENÇLERE NASIL ANLATALIM?
Doc. Dr. Soner DUMAN

Doc. Dr. Soner DUMAN

  • Instagram

ÂLİMLERİMİZİ GENÇLERE NASIL ANLATALIM?

19 Mayıs 2019 - 02:35

Geçmişte yaşamış âlimleri, sâlih insanları insanlara anlatırken sıklıkla düştüğümüz bir hata var. Onları tüm beşerî-insanî özelliklerinden soyutlayarak anlatmamız. Güya bunu yaparak onları yüceltmiş oluyoruz. Oysa böyle yapmakla gerçekte söz konusu şahısların toplum ve özellikle de gençler tarafından örnek alınmasının önüne set çekiyoruz ama haberimiz yok!

Bir şahsı örnek göstermek, onu bütün insanî vasıflarından arındırarak melekleştirmek suretiyle yapılamaz. İnsan melek değildir, meleği örnek alamaz. Ancak ve ancak kendisi gibi olan bir şahsı örnek alabilir. Kendisi gibi duyguları bulunan. Kendisi gibi öfkelenen, gaflete düşebilen, günah işleyebilen, tövbe eden.

Mekke müşriklerinin Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Allah’ın elçisi olduğuna yönelik itirazlarının temelinde de aynı mantık yok muydu? Onlar, kendileri gibi etten-kemikten, yiyen-içen, çarşı-pazarda dolaşan bir kimseyi Allah’ın elçi seçmesini şaşkınlıkla karşılayarak şöyle diyorlardı:

“Onlar şöyle dediler: Bu ne biçim peygamber; (bizler gibi) yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor! Ona bir melek indirilmeli, kendisiyle birlikte o da uyarıcı olmalıydı!” (Furkan, 7)

Rabbimiz de onların bu şaşkınlıklarına şöyle cevap veriyordu:

“Senden önce gönderdiğimiz bütün peygamberler de hiç şüphesiz yemek yerler, çarşılarda dolaşırlardı.” (Furkan, 20)

Evet… Peygamber dediğin tam da böyle olur. Bizim gibi yemek yer, su içer, çarşı pazarda alışveriş yapar. Yorulur, hasta olur, ölür, öldürülür, kızar, sevinir, ağlar, güler… Tıpkı bizim gibi. Hem böyle olmayan bir kimse bize nasıl örnek olacak ki?

Yüce Rabbimiz bizlere Kur’an’da peygamberleri anlatırken onların beşerî-insanî özelliklerini yansıtıyor. Mesela Hz. Âdem’in cennette nasıl olup da yasak ağacın meyvesinden yediğini anlatıyor. Hz. Nuh’un, kâfir olduğu için boğularak ölen oğlu için yaptığı duanın yanlışlığından, onun bu konuda uyarılmasından söz ediyor. Hz. Musa’nın bir kavgayı ayırmak için vurduğu şahsı öldürmesinden, kardeşi Harun’a kızması sebebiyle onun saçını-sakalını çekiştirmesinden, elindeki Tevrat nüshasını öfkeyle yere bırakmasından söz ediyor. Hz. Harun’un, buzağıya tapan kavmine karşı sessiz kalışından, bunun Hz. Musa tarafından eleştirilmesinden söz ediyor. Hz. Yunus’un kavmine kızarak onları terk edip gitmesinden, tebliğ görevini aksatmasından söz ediyor. Hz. Yusuf’un Züleyha ile olan durumundaki “ben nefsimi temize çıkarmıyorum, nefis şiddetle kötülüğü emreder” deyişini aktarıyor. Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) gözleri görmeyen şahıs sebebiyle yüzünü ekşitmesinden, Bedir esirlerini fidye karşılığı serbest bırakmasından, Tebük savaşına katılmak istemeyen münafıklara izin vermesinden söz ediyor. Daha başka pek çok şeyden de söz ediyor.

Bütün bunları –hâşâ- kendi elçilerini toplum nezdinde küçültmek için anlatmıyor. Bütün bunları insanlara bir mesaj vermek için anlatıyor. Âdeta şöyle diyor: “İşte görüyorsunuz… Benim elçi seçtiğim kimseler de sizin gibi. Onların da tıpkı sizler gibi insanî özellikleri var. Yanlış yapabiliyorlar, yanılabiliyorlar, istemeden de olsa hata işleyebiliyorlar. Size bir şey söylediklerinde bunu bir melek olarak değil, sizden biri olarak söylüyorlar.”

(Bir ara not: Ehl-i sünnet inancına göre peygamberler "ismet / günahsızlık" vasfına sahiptir. Bunun kapsamının ne olduğu konusunda ise farklı görüşler vardır. İttifakla kabul edilen kısım peygamberlerin dinin tebliği konusunda günah ve hatadan korunmuş olmalarıdır. Bunun dışında peygamberlik öncesinde veya sonrasında büyük günahlardan veya küçük günahlardan korunmuş olup olmadıkları konusunda kitaplarda uzun tartışmalar vardır. Genel kanaat peygamberlerin peygamberlik sonrasında büyük günahlardan korunmuş olduğudur.)

İnsanlığın en yüce şahsiyetleri olan peygamberler hakkında Rabbimizin bu şekildeki anlatımlarını biz kendi kahramanlarımızın hayatlarını anlatırken örnek alsak ya! Biz ne yapıyoruz? Bir âlimden, şeyhten, sâlih bir zâttan söz ederken onu bir melek şahsiyetine bürüyoruz. “O öyle bir mübârekti ki ömrü billah namazı hep ilk safta kılmıştı”, “o kadar sâlih bir zâttı ki diliyle asla kimsenin gıybetini yapmamıştı”, “o kadar üstün bir kimseydi ki gözü harama asla bakmamıştı” (sanki bir ömür boyu onun gözünün nereye baktığının izini sürmüşüz gibi)

Tarihimize mâl olmuş şahıslara yönelik abartılı anlatımlar neye yol açıyor?

Bunun üç tür olumsuz sonucu oluyor:

1. Meselelere hep akıl temelinde yaklaşım sergilemeye alışmış bir kısım gençlerde yukarıdaki tarzdaki abartılı anlatılar dinin birer mitoloji, efsane gibi algılanmasına yol açıyor. Durum öyle bir hal alıyor ki artık dine dair gaybî hangi hususları duyarlarsa duysunlar bunları birer masal dinler gibi dinliyorlar, ciddiye almıyorlar. Yani abartılı-menkıbevî anlatım, dinin kendisine de yansıtılıyor.

2. Kendi yaşantısı ile kendisine anlatılan olağanüstü yaşam tarzları arasındaki makasın bir hayli açık olduğunu gören yeni nesillerimiz söz konusu büyük şahısların kendi hayatlarında örnek alınmasının mümkün olmadığını düşünüyor. Büyük şahıslar ile kendi hayatları arasında ortak bir nokta görmüyorlar. Empati yapmaları mümkün olmuyor. Kendi iç dünyalarında “onlar kim ben kim?”, “onlar o kadar yüceydiler ki ben asla öyle olamam” şeklinde düşünceler geliştiriyorlar. Böyle olunca da, İslam’ın ancak geçmiş dönemlerde yaşanabildiği, günümüz şartlarında İslam’ı yaşamanın mümkün olmadığı gibi bir kötümser düşünceye yol açıyor. Hayata müdahale etmek için gönderilmiş olan bir din, bizim yanlış anlatılarımız sebebiyle hayattan el etek çeken bir din haline geliyor. Bunun sonucunda İslam, “lâhûtî”, “mistik”, “ütopik” bir felsefî düşünce gibi hayatın kenarında duruyor. Gençlerimiz bildiği hayatı yaşıyor, İslam’ı da Topkapı müzesindeki “kutsal emanetler” gibi bir emanet olarak taşıyor.

3. Bu tarz anlatılar, bir zaman sonra gençlerimizin bir kısmını suçluluk psikolojisi içine sokuyor. “Sorun demek ki bende”, “ben bu dini yaşayamıyorum”. Böylece hayatın içinde kendisine sunulan olağanüstü /meleksi yaşam tarzını gerçekleştiremeyen genç, her bir durumda kendini suçlu hissediyor. Kendisine güven duymuyor, kendisiyle barışık olmuyor. Sürekli bir suçluluk psikolojisi ile sorunlu bir hayat yaşıyor.

Sözün burasında bir de karşı tavırdan söz edelim.

Geçmiş âlimlerimizin, sâlih kimselerin hayat hikâyelerinin yukarıdaki tarzda abartılı anlatımları var diye bazıları bu şahısların hayatlarından, mücadelelerinden, İslam'a katkılarından söz etmeyi tamamen reddediyor, bunlardan hiç bahsedilmemesi gerektiğini düşünüyor. Oysa bir inanç sistemi, ancak şahıslar üzerinde somut olarak yaşandığında örnek gösterilebilir. İslam, sadece bir teori değil aynı zamanda nesiller boyunca pratiğe aktarılmış bir yaşam tarzıdır.

Kur’an’ın yaklaşık dörtte birinin kıssalarla örülü olması, Hz. Peygamber’in geçmiş dönemlerde yaşamış şahısların başından geçenleri anlatması, ilk dönemlerden itibaren ashab-ı kiramın üstün özelliklerinin hadis kitaplarımızın “fezâil” başlığını taşıyan bölümlerinde anlatılması bize gösteriyor ki yeni nesillerimize bu değerlerimizi anlatmamız bir zorunluluktur.

Önemli bir husus daha var: Tabiat boşluk kabul etmez, siz yeni nesillerinize kendi şahsiyetlerinizi doğru anlatamazsanız birileri gelir o nesillerin zihnini “Rambo”, “Süperman”, “Harry Potter” gibi kendi karakterleriyle doldurur.

Rabbimiz her konuda olduğu gibi bu konuda da itidal üzere olmayı, âlimlerimizi ve sâlih zatlarımızı melekleştirerek değil insanî yön ve zaaflarıyla tanımayı, örnek alınacak yönlerini örnek almayı nasip eylesin.

Bu yazı 103 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar