SUYU KORUMALI
Doc. Dr. Soner DUMAN

Doc. Dr. Soner DUMAN

  • Instagram

SUYU KORUMALI

18 Mayıs 2019 - 02:34

Bu yazıyı bir benzetme üzerine dayandıracağım…

Bütün canlıların hayat kaynağı sudur. Su, ancak ve ancak akışkan bir sıvı olarak kaldığında canlılar tarafından içilebilir. Suya dışarıdan ısı verip buharlaştırdığınızda yahut dışarıdan soğutarak buz haline getirdiğinizde içemezsiniz. Suyu “akışkan sıvı” olarak muhafaza etmek için sıfır derece ile yüz derece arasında bir ısı seviyesinde korumalısınız.

Tabi haldeki suyun kokusu, tadı ve rengi yoktur. Suya mesela mürekkep gibi renkli bir madde katarsanız su, onun rengini alır. Yine suya mesela sirke gibi bir madde katarsanız su sirke gibi kokmaya başlar. Suya şeker veya tuz atarsanız suyun tadı değişir. Suyun su haliyle kalması için renginin, tadının ve kokusunun bozulmaması gerekir.

Allah’ın dini olan İslam aynen suya benzer. Vahiy bu suyun kaynağı, peygamber bu suyun dışarı aktığı çeşmesidir. Bu din, insanlığın hayat kaynağıdır. Bunun böyle olduğunu şu âyet açık bir biçimde ortaya koyuyor:

“Ey inananlar! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Resûlüne uyun.” (Enfal, 24)

Bu din, tabii haliyle kaldığında, dışarıdan müdahalelerle kirletilmediğinde, bozulmadığında insanın fıtratı ile tamamen uyumludur. Fıtratı bozulmamış olan insanlara tabii haliyle servis edildiğinde insanların onu reddetmesi mümkün değildir. Fıtratı bozulmamış bir insan, susuz yaşayabilir mi? Kendisine su ikram edildiğinde onu reddeder mi?

“Sen yüzünü /benliğini, (her türlü şirkten arınmış bir) hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah'ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30)

Bir insan, kendisine sunulan suyu reddediyorsa bunun iki sebebi olabilir: O insanın tabiatı ve fıtratı bozulmuştur ya da ikram edilen su, tabiî halini kaybetmiş, bozulmuştur.

Tarih boyunca vahiy kaynağından gelip peygamberler çeşmesinden insanlığa servis edilen suya insanlık eliyle pek çok müdahalelerde bulunulmuştur. Su, kimi zaman katılaşarak buz haline gelmiş ve donmuş, kimi zaman buharlaşıp gitmiştir. Kimi zaman da içine bulaştırılan şeyler onu kirletmiştir.

Hz. Muhammed’den (s.a.v.) önce gönderilen peygamberlerin mesajları aynen bu şekilde insanların yaptığı müdahalelerle bozuldu. İlahî vahiy kaynağının Hz. Musa çeşmesiyle insanlığa sunduğu “Tevrat”, insanlığın müdahaleleriyle aslî halini yitirdi. Yine aynı kaynağın Hz. İsa çeşmesiyle insanlığa sunduğu “İncil”, insanlığın müdahaleleriyle aslî halini yitirdi. İlahî inayet, son defa Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) çeşmesi aracılığıyla insanlığa “Kur’an” suyunu sundu. Hem öyle bir sundu ki, bu su tabiî halini hiçbir zaman yitirmeyecek, hep öyle kaynağından geldiği gibi arı-duru, akışkan, berrak, temiz kalacak. Ancak…

Bizim bu sudan alarak insanlığa servis ettiğimiz şeyler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. İslam, Allah’ın koruması altında olan bir din olarak tabiî halini muhafaza etmekle birlikte bizim İslam çeşmesinden doldurup insanlara servis ettiğimiz su, çeşmedeki tabii halini her zaman aynı saflığıyla koruyamamaktadır.

Günümüzde insanlığa “İslam” diye servis ettiğimiz şeylere bir bakalım… Acaba bizler, suyu, kaynağındaki gibi arı-duru, saf ve temiz haliyle koruyarak mı sunuyoruz yoksa üzerinde değişiklikler yaparak mı?

Kimilerimiz İslam’a dair ortaya koyduğumuz düşünce ve uygulamalarla İslam’ı katı, donuk bir hale getirmişiz. Bizim bu uygulamalarımız sonucunda, bizde tecelli eden haliyle İslam sabit, statik, hayatın gerçekleriyle uyuşmayan, hayatın ardında kalan bir din gibi telakki edilir olmuş. Hal böyle olunca bu şekliyle takdim edilen İslam’ı insanların bir bölümü reddetmiş. Susamış insana buz verilir mi? Buz içilir mi?

Kimilerimiz ise İslam’a dair ortaya koyduğumuz düşünce ve uygulamalarla İslam’ı sabitesiz, omurgasız, her şekle girebilen bir oyun hamuru haline getirmişiz ve bu uygulamalarımız sonucunda bizde tecelli eden İslam buharlaşmış. İslam bir noter gibi her düşünceyi onaylayan, her uygulamaya destek veren bir payandaya dönüşmüş. Bu haliyle takdim ettiğimiz İslam da bir çok insanı tatmin etmez olmuş. Susamış insana buhar verilir mi? Buhar içilir mi?

Bazılarımız ise İslam’a kendi düşüncelerimizi bulaştırarak insanlığa servis etmeye kalkmışız, insanlar bizim bulaştırdığımız şeylerin suda meydana getirdiği renk, tad ve kokuyu sevmediklerinden o suyu reddetmişlerdir.

Öyleyse iki şeye dikkat etmek gerekir:

İslam'ı kaynağından geldiği gibi sunabilmek için onu "akışkan" haliyle tutmamız gerekir. Yani hiçbirimizin İslam’ı katı, donuk, sabit bir din olarak takdim etme hakkı olmadığı gibi hiçbirimizin İslam’ı buharlaştırma hakkı da yoktur.

Yine insanlığa takdim ettiğimiz şey, İslam’a dair şahsî, mezhebi düşüncelerimiz ise bunu “İslam” diye değil “İslam’a dair düşüncelerimiz” olarak takdim etme zorunluluğumuz vardır. Mesela çeşmeden aldığımız su ile çay yapıyoruz, bunu insanlığa servis ederken “su” olarak değil “çay” olarak takdim ediyoruz. Aynen bunun gibi… Kendi mezhebimizi, meşrebimizi, görüşlerimizi “bu, bizim anladığımızdır; doğru da olabilir, yanlış da olabilir” diye takdim etmemiz gerekir.

Âlimlere düşen şey, İslam’ı, tıpkı kaynağından geldiği gibi arı-duru ve akışkan haliyle korumaya çalışmak, onu katı ve donuk hale getirmeye çalışanlara ya da onu buharlaştırmaya çalışanlara fırsat vermemektir.

Rabbimiz, arı-duru olan İslam’ı, akışkan, saf ve temiz haliyle anlamayı, yaşamayı ve takdim etmeyi nasip eylesin.

Bu yazı 99 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar