VAHİYLE SEVİNMEK
Doc. Dr. Soner DUMAN

Doc. Dr. Soner DUMAN

  • Instagram

VAHİYLE SEVİNMEK

28 Mayıs 2019 - 07:12

Allah Resûlü’nün (s.a.v.) vefatından sonra bir gün Hz. Ebubekir, Hz. Ömer’e (r.anhüma) “haydi seninle peygamberin [dadısı] Ümmü Eymen’i ziyaret ettiği gibi biz de onu ziyarete gidelim” dedi. Birlikte Ümmü Eymen’in (r.a.) yanına vardılar. Derken Ümmü Eymen ağlamaya başladı. Bunun üzerine Hz. Ebubekir ve Ömer şöyle dediler: “Niçin ağlıyorsun? Sen Resûlullah için Allah’ın katında olanın daha hayırlı olduğunu bilmiyor musun?” dediler. Ümmü Eymen şöyle cevap verdi: “Ben, Allah’ın katında olanın Resûlullah için daha hayırlı olduğunu bilmediğimden ağlamıyorum. Ben, [Peygamber hayatta iken] gökten inen vahyin artık kesilmiş olması sebebiyle ağlıyorum” dedi. Onun bu sözleri Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer’i de etkiledi ve onlar da onunla birlikte ağladılar.

(Müslim, Fezâilü’s-sahabe, 103; İbn Mâce, Cenâiz, 65)

Şu olaydan çıkarılacak ne önemli dersler var! Biz, nasibimize düşen dersleri çıkarmaya çalışalım.

1. Başta Allah Resûlü’nün yanındakiler olmak üzere ashab-ı kiram, vahyin ve bu vahiyle peyderpey oluşan Kur’an’ın ne büyük nimet olduğunu çok iyi biliyorlardı. Vahiy onlar için ekmek gibi, su gibi kıymetli idi. Allah Resûlü’nün yirmi üç yıllık peygamberliği esnasında gelen her bir vahiy onlara yeni bir ufuk açıyor, hayata bakışlarını değiştiriyor, hayatlarına ölçüler, değer yargıları koyuyordu. Her bir vahiyle kâinata, olaylara ve insanlara bakış açıları daha da farklılaşıyordu.

Bizler bugün hazır bir kitap ile muhatabız. Bu vahyin indirilişine şahit olmadık. Vahyin indiği olaylar yumağının içinde bulunmadık. Bundan dolayı bizim hayatımızda vahiy, hiçbir zaman ashab-ı kiramın hayatındaki gibi olmadı, olamaz da. İşte ashab-ı kiramı üstün kılan da zaten bu değil miydi? Gelen her vahiy onlara kendi günlük hayatlarından, bildikleri, yaşadıkları olaylardan söz ediyordu. Biz ise Kur’an’a baktığımızda doğrudan doğruya kendi günlük hayatımızı göremiyoruz. Kur’an’ın mesajını ancak Kur’an’ın ilk ve doğrudan muhataplarının yaşadıkları olaylar silsilesi üzerinden dolaylı bir şekilde alabiliyoruz. Öyle olunca da Kitap ile ilişkimiz, hiçbir zaman ashab-ı kiramın ilişkisi gibi olmuyor.

2. Bu din öyle yüce bir din ki Allah Resûlü’nün (s.a.v.) mübarek bedeninin aramızda olması bu dinin devamı için şart kılınmamış. Onun bir gün ölüp de aramızdan ayrılacağını daha önce vahiy bize bildirmemiş miydi?

“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse, gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah'a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmran, 144)

Bu dinin devamı ve başarısı için Allah Resûlü’nün bedenen aramızda olması şart değil. Rabbimizin davası onun vefatından sonra da kıyamete kadar devam edecek. Nitekim Allah Resûlü vefat ettiği gün, herkes şok içinde iken Hz. Ebubekir’in söylediği şu cümle bu gerçeği açık bir biçimde ifade ediyor:

“Kim, Muhammed’e tapıyor idiyse bilsin ki o ölmüştür. Kim Allah’a kulluk ediyorsa bilsin ki Allah diridir, ölmez.” (Buhârî, Fezâilü’s-sahabe, 5)

3. Allah Resûlü’nün mübarek varlığı bile bu dinin devamı ve kıyamı için şart değil ise onun dışında hiçbir beşerin varlığı şart olamaz. Öyleyse bu dinde hiç kimse “olmazsa olmaz” değildir. “Falan kişi olmazsa bu din biter / bu dava ölür” diye bir şey asla söylenemez. Bu, davayı bırakıp şahısları kutsallaştırmaya yol açar.

İslam’ın Hristiyanlıktan ayrıldığı en önemli nokta burasıdır. Hristiyanlık, dinin devamını Hz. İsa’nın şahsiyetine bağlamıştır. Her şey Hz. İsa ile başlar ve onunla biter. Oysa İslamiyet, dinin devamını Allah Resûlü’nün şahsına değil onun tebliğ ettiği vahye dayandırmıştır. Vahiy var olduğu sürece dava da vardır ve vahiy Allah’ın koruması altındadır.

4. Vahyin hayatımızda nasıl bir öneme sahip olduğunu bilmeyince onun kadrini takdir edemiyoruz. Başka şeyleri elde etmek için gayret gösteriyor, başka şeyler için sevinç ve üzüntü duyuyoruz. Vahiyle içli-dışlı bir hayata sahip olup olmadığımıza bakmıyoruz. Oysa Rabbimiz, dünyevi hiçbir nimetin vahiy nimetiyle kıyaslanamayacağını şöyle belirtiyor:

“Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: Ancak Allah'ın lütfu ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu, onların (dünya malı olarak) topladıklarından daha hayırlıdır.” (Yunus, 57-58)

Rabbimiz vahyi nasıl tanımlıyor görüyor musunuz? “Öğüt”, “şifa”, “hidayet”, “rahmet”. Yani vahiy bizim her şeyimiz. Hem gıdâmız, hem devâmız. Ama insanlar, Allah’ın lütuf ve merhametinin eseri olan bu vahiyle değil de şu üç günlük dünyanın gelip geçici hevesleriyle seviniyorlar. Bütün himmetlerini onu elde etmeye ayırıyorlar. Onun için ağlıyor, onun için gülüyorlar. Bir de sahabeye bakın, onlar ne için ağlıyor? Allah Resûlü’nün mübârek dadısı, peygamberin zatı için bile değil, “artık vahiy gelmiyor” diye ağlıyor!

Ashab-ı kiram, bir sûre indirildiğinde sevinirdi. İnen vahye sevinip sevinmeme meselesi iman ve nifak meselesiydi çünkü. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Herhangi bir sûre indirildiği zaman onlardan [münafıklardan] bir kısmı der ki: "Bu sizin hanginizin imanını artırdı?" İman edenlere gelince (bu sûre) onların imanlarını artırır ve onlar sevinirler. Kalplerinde hastalık (kâfirlik ve münafıklık) olanlara gelince, onların da inkârlarını büsbütün artırır ve onlar artık kâfir olarak ölürler.” (Tevbe, 124-125)

Evet… Vahyin yeryüzüyle son defa buluştuğu mübârek Ramazan ayında vahyin kıymetini iyi bilmeli, iyi anlamalı. Ne için sevinip neye üzüldüğümüzü kontrol etmeli.

Rabbimiz, indirdiği vahyin değerini bilen, onu hayatının ölçüsü kılan, vahiyle sevinip mutlu olan kullarından eylesin.

Bu yazı 55 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar