ANNE BABALARIN VE EĞİTİMCİLERİN BİLMESİ GEREKENLER....
Dr. Abdülkerim KARAAĞAÇ

Dr. Abdülkerim KARAAĞAÇ

ANNE BABALARIN VE EĞİTİMCİLERİN BİLMESİ GEREKENLER....

21 Mayıs 2019 - 02:21

İstanbul’a ilk geldiğim yıllardı. Evet, Kayseri’nin Yeşilhisar ilçesinden gelmiştim. İlk defa memleketimden uzaklaşmış ve hem okuyacak hem de fırsat buldukça çalışacaktım. Çünkü, okula devam edebilmem için çalışmam gerekiyordu.

Bir kardeşimizin yardımı ile cam fabrikasında işe başlamıştım. Benimle birlikte 15-16 yaşlarında bir Lise öğrencisi çocuk daha çalışıyor fakat, hafta sonları gece saat 10-11’e kadar işte kaldığı oluyordu. Acıyordum çocuğa, bir gün niçin çalıştığını sordum. “Masraflarımız oluyor, kirada kalıyoruz, onları ödeyebilmem için çalışmam lazım,” dedi.
“Kiminle kalıyorsun? Ailen ödemiyor mu kirayı,” dedim
“Ailemle kalıyorum ve aileme ödüyorum.”

İçimden “Vay acımasızlar,” dedim. Bir yandan çocuğa üzülüyordum, bir yandan da ona elimden geldiği kadar yardım ediyordum. Bizim oraların yüreğiyle ” Aman ezilmesin bu yavrucak,” diyordum.
Haftalar geçti.. Bir gün gazete okuyordum. Ülkenin vergi rekortmenleri listesi açıklandı. Tam gazete okuyorken çocuk yanıma geldi ve bana selam verdi. Ben de “aleyküm selam canım” dedim. Vergi rekortmenleri listesine bakarken, bir rekortmeni yanımdaki arkadaşa benzettim. Ona ” Bak bu adam sana ne kadar benziyor, ” dedim. Adam cidden benziyordu ama, ben şaka yapıyordum. Yanıma geldi gazeteye baktı, ”Babam” dedi. Bu sene 6. olmuş. Geçen sene 9. idi, ” dedi. İnanamadım. Çocuğun babası ülkede en çok vergi veren 6. zengin işadamıydı.

Çocuğun ailesine karşı içimde duyduğum kızgınlık daha da artmıştı. “Şuna bak, ülkenin en zengin adamlarından birisinin çocuğu hafta sonu sabahlara kadar kızgın ateşin karşısında cam eritiyor, kirasını ve yaşam masraflarını karşılamak için uğraşıyor; ailesiyse yardım etmiyor,” diyordum. Çocuk beni çok severdi. Bir gün doğum günü partisine davet etti, gittim. Boğazda denize sıfır, harika bir villada yaşıyordu. Ailesi ve bütün arkadaşları oradaydı. Partide babası ile tanışma ve konuşma fırsatı buldum. İyi bir adama benziyordu. Sıcak kanlıydı, herkesle teker teker ilgileniyordu. Daha ceberrut bir baba bekliyordum karşımda. Konuşup konuşmamak konusunda içim içimi yiyordu.
Kendimi tutamadım, adama: “Bu çocuğa niye sahip çıkmıyorsunuz, niye korumuyorsunuz” dedim.

Adam şaşkınlıkla bana bakarak, “Niçin böyle düşünüyorsun,” dedi. “Bu çocuk hafta sonları gece saat 10-11’e kadar ateşin karşısında cam eritiyor.”

Adam şaşırdı: “Koruyorum işte, çalışıyor ve kimseye muhtaç değil. Bütün masraflarını şimdiden kendisi çıkartıyor,” dedi.

Kızgınlıkla, “Bu çocuğun okuması gerek. Kira alarak mı sahip çıkıyorsun, bak şunun haline… Bizim de ailelerimiz var; bizim için her şeyi yapıyorlar. Bir de vergi rekortmenisin. Yazık şu yaptığına,” dedim.

Adam önce şaşırdı ve sonra güldü. Daha sıcak bir ifadeyle, “Bak, yavrum sizin yardım etmek anlayışınızla, bizim yardım etme anlayışımız çok farklıdır. Balık vermek yerine, balık tutmayı öğretmeyi tercih ediyoruz. Senin dediğin gibi bu çocuğun masraflarını ailecek biz karşılasak, bu çocuk rahat bir eğitim dönemi geçirir; ancak asalak, bencil, kibirli bir çocuk olur. Toplumla ve insanlarla bağında hep problem olur ve herkese üst perdeden konuşur. Evet, kira alıyorum, masraflarını kendisi karşılıyor. Bana şükran borcu yok. Hayatın ne olduğunu biliyor. Hayat hep bir şeylerin masrafını ödetmiyor mu sana? Bunu erken yaşlarda öğrenip, ona göre gerçekleri görmesi ve hayatını daha rasyonel temelde ona göre kurması olumsuz bir şey mi?”

Salonun daha sakin bir köşesine geçtik. Pencere kenarına kadar attığımız adımlar bitince adam devam etti: “Eğitim çocuğa harika bir kapı açabilir, bu sayede çok para da kazanabilir. Ancak meslek öğrenmesi, insanları, hayatı genç yaşta tanıması onu farklılaştırır, olgunlaştırır. Toplumda sadece kendisinin olmadığını ve öteki insanların da olduğunu fark eder. Eğitim insanı farklı bir yöne, meslek farklı bir yöne hazırlar. Kira almasam, bütün parası kendisine kalsa kazandığı parayı gidip uyuşturucuya, eğlenceye, alkole, kumara harcayacak. Kira sorumluluğu olduğu için bütçesini ona göre ayarlıyor. Bu yaşta bütçesini yönetebiliyor. Oğlum seni çok sever, senden bahsetti. Çok iyi bir insanmışsın. Ona yardım ediyormuşsun. Senin geçmişinde fakirlik sebebi ile tarlada, bağda insanlarla çalışmışın. Yanınızda Üniversite okumuş gençler varmış, ancak iş yerinde basit bir küreği bile tutmaktan acizmişler. İşveren onlara kızıyor ve küfür ediyormuş. “Onları işten çıkaracağım” diyormuş. Oğlum, onların komik hallerini anlatıp gülüyor. Biz de ailecek gülüyoruz. Ancak, bir küreği tutamayan insanın, yetiştirilme tarzında eksiklikler var demektir. İnsan bir yerde Üniversite diplomasi ile iyi bir iş bulabilir. Ancak, basit gördüğün kazmayla, kürekle çalışan güzel insanları hafife alır, aşağılar.” dedi.

“ Yeri gelecek şu gördüğün bütün servetim bu oğlumun olacak. Çalışmadan servet sahibi olursa canavara dönüşür. Herkesi aşağılar. Bir işçinin nasıl iş yaptığını, nasıl işçi maaşı ile geçindiğini bilmez. Sürekli onlarda kusur arar, uğraşır durur. Ben bir evlat yetiştirmek istiyorum; bir canavar yetiştirmek istemiyorum. Sadece eğitimi önemsiyorsunuz. Mesleği önemsemiyorsunuz. Eğitim ne yapacağını öğretirken, mesleki tecrübe başkalarıyla birlikte nasıl yapacağını öğretir. Meslek sayesinde egoyu atar. İş yapabilme yeteneği ile özgüveni gelişir. Hem yetenekleri çoğalır, hem insanları anlar,’ dedi.

Söyledikleri çok etkilemişti.

Gelelim toplumumuzun anne ve babalarına..

Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum… Bizim annelerimiz ve babalarımız çok iyi insanlar ancak, çocuklarını gerçeklere göre değil, hayallere göre yetiştiriyorlar. Gerçekleri daha erken gören çocuğun hayalleri de daha gerçekçi oluyor.Gerçekçi olunca gerçekleştirilme oranları da hayliyle yüksek oluyor. Ailemizin bir yanlışı var. Anne babalarımız sebebi ne olursa olsun hayatta kendi gelemedikleri yerlere bizleri getirmeye çalışıyorlar. Çocuklarından kahramanlar, kurtarıcılar çıkartmaya çalışıyorlar.

Hiçbir annenin ve babanın hayatta kendi gelemediği yere çocuğunun gelmesini beklemek gibi bir hakkı yoktur. Bu arzu çocuğun yaranına görünse ve masum gibi dursa da değildir. “Senin için neler çektim. Sana verilen imkanları kimsenin çocuğu göremedi. Saçımı süpürge ettim,” gibi anlayışlar son derece zarar vericidir.

Annelere babalara şunu söylüyorum. Çocuğunuz için fedakarlık yapmayın. Onu da küçük yaşta hayata atın. Hem sorumluluk alsın hem de görsün her şeyi. Bizde çocuk 23-25 yaşlarında Üniversiteyi bitiriyor ve hayatı öğrenmeye ancak mezun olunca başlıyor. Bizim Doğu toplumlarında çocuk sürekli korunduğu ve sürekli olağanüstü hayallerin varisi olarak yetiştirildiği için ” Egoist” oluyor.

Bir gün parkta küçük bir çocuk seviyordum, “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sordum. Annesi güldü. Sonra bir daha sordum, bu sefer memnuniyetsiz bir ifade belirdi yüzünde. “Çocuğa böyle sorular sormayın. Ne olacağına yıllar sonra hayatı görüp karar verecek. Şimdiden kafasının bununla meşgul olması anlamsızdır. Şu an öğreneceği şey ayakkabılarını bağlamak, yatağını toplamak, tabağını yıkamak gibi disiplin ve organize edici şeyler yapmak; bir de çocukluğunun tadını çıkartmak.
İşte bu türlü anlayışa sahip aileler olmalıyız. Bazı aileler çocuğa ilk yatak toplamayı, ayakkabılarını bağlamayı öğretirler. Önemlidir bu. Her gün yatağını toplayan çocuk düzen, disiplin öğrenir. Çoğu aile yapısında ise, düzen, disiplin, sistem, organizasyon öğretilmez. Bütün hayatımız boyunca en büyük eksikliğimizdir aslında. Her şeyi anne baba yapar. “Çocuk geleceğin dehasıdır, büyük adamıdır, kahramanıdır ya da kurtarıcısıdır, yeter ki ezilmesin.”

Özgüven, insanın yaptığı işlerden, uğraşlardan, becerilerden, ürettiklerinden gelmektedir. Bizler uzun süre hiç çalışmıyoruz, üretmiyoruz da. Halbu ki, Batı toplumlarında çocuk, küçük yaşta kendine uygun işlerde çalışarak önce ÖZGÜVENİNİ geliştiriyor.

Biz de, çocuk sürekli korunarak ve aşırı övülerek EGO’su olağanüstü şekilde şişirilmektedir. Bizler büyük adam, olarak yetiştirildiğimiz için daha çok EGOİST, bencil ve kibirli oluyoruz. Buna rağmen iş yeteneğimiz ve becerimiz olmadığı için ÖZGÜVEN’imiz çok daha azdır. Egoizmin, kibrin panzehiri küçük yaşta becerimizi, iş yapabilme yeteneğimizi, başkalarıyla ortak hareket edebilme tecrübemizi geliştirmek, yani gerçek hayatla erken tanışmaktır. Tanıdığım ne kadar üst düzey müdür ve yönetici varsa hepsi zamanında bulaşıkçılık, cafe işçiliği, benzincilik gibi bizim hor gördüğümüz işleri yapmış. Zengin- fakir hepsi çalışmış. Toplumun her tabakasıyla empati kurabilme yeteneğini bu yüzden geliştirmiş.

Şu an ne zaman dışarıdan yiyecek alsam ve gittiğim yer kalabalık olsa, elemana hep “Acelem yok, rahat ol; önce öteki müşteriye bak,” derim. Çünkü o adamın, o an neler yaşadığını iliklerime kadar bilirim. İlk geldiğim yıllar ben de o işi yapıyordum. O duyguyu her haliyle tecrübe etmiştim. EMPATİ ancak böyle öğretilebilir, diye düşünüyorum. Bizim ÖZGÜVENİMİZ yok. Çünkü becerilerimiz, hünerlerimiz, iş yapabilme yeteneklerimiz, kendimize yeterliliğimiz ve bunun yanında başkalarıyla birlikte eşit yaşama duygularımız pek gelişmemiş. O yüzden daha çok EGOmuz var. EGO ile ÖZGÜVEN tamamen ters orantılıdır. Ancak, hep birbiriyle karıştırılır. EGOİST insanlara bakın, ÖZGÜVENLERİ olmadığı için sürekli kibir abideleri gibi dolaşırlar, ellerinden hiçbir şey gelmez. Birçok şeyi beceremezler. Hep başkalarını suçlayarak ezerler. Hayatta çocuğu hayata hazırlamanın en güzel yolu, onu hayatla en kısa zamanda tanıştırmaktır.

Hayatla en kısa zamanda tanışmak çocuğa, insanlar arasındaki ilişkileri, kazandığının değerini bilmeyi, bedel ödemeyi öğretip, geleceğe yönelik önemli kararları almak hususunda son derece de gerçekçi olmasını sağlayacaktır. Bizde yanlış bir anlayış var: Çalışan çocuk okumaz deyip çocuğu hiç işe vermemek, ya da bir iş yerine, “Eti senin kemiği benim,” diyerek verip, gizliden tanıdık patrona çocuğu ezdirmek.

İkisi de çok yanlış bakış açıları…

Haftada 1-2 gün 3-5 saatte olsa çocuğunuzu işe verin.
Topluma ” Sen benim kim olduğumu biliyor musun? ” diyen ve kendisinden daha güçsüz gördüklerini ezen, onlara parayla, güçle, lüksle hava atan bir canavar yetiştirmek istemiyorsanız, bir konfeksiyoncunun, marangozun, kasabın, manavin, tamircinin hayatını tecrübe etmiş bir çocuk yetiştirin; EMPATİ böyle edinilir, başka reçetesi yoktur.

Doğu toplumları yaşadıkları sorunların kaynağını yönetimde, Batı toplumları üretimde aramaktadır. O yüzden bizler çocuklarımızı hep “üstün yöneticiler” olsun diye yetiştiririz. Ülke meselelerini üretim (ekonomi) değil, hep yönetim (siyaset) boyutuyla tartışırız. Üretim yapılarını değil, yönetim yapılarını hedef alırız.

Çocuklarınızı yönetici olmaya değil, önce üretici ve katılımcı olmaya yetiştirin. Bırakın çocuğunuz hayatta izleyeceği yolu, kendi yeteneklerine, becerilerine ve tecrübesine göre kendisi seçsin. Lisede zaman bulabildikçe hafta sonları, yaz tatilleri çalışan çocuk hem insanları, hem hayatın nasıl kazanıldığını hem kendi becerilerinin neler olduğunu öğrenecek. Yani, hem toplumu hem kendisini tanıyacak. Lise sonrası eğitim veya çalışma hayatında en doğru tercihi yapacak. Yarın, çok büyük bir makam, mevkide elde etse, karşısına çıkan alt tabakadan insanları ezmeyecek, onları kendi geçmişinden tanıyacak.

Bu yazı 213 defa okunmuştur .

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar